Geçenlerde akşam sekize doğru semtimizdeki halk kütüphanesinin önünden geçerken okuma salonunun ışıklarının hâlâ yandığını gördüm. Merakla içeri girdim. Bir köşede sınavlara hazırlanan üniversite öğrencileri, diğerinde gazetesini okuyan emekli bir öğretmen, pencere kenarında ise işten çıkıp buraya uğramış genç bir kadın vardı. Herkes kendi dünyasındaydı ama aynı sessizliği paylaşıyordu. Ben de bir sandalye çekip aralarına oturdum.

Kentin ortak oturma odası

Kütüphaneler yalnızca kitap ödünç alınan yerler değil. Kalabalık evlerde çalışacak bir köşe bulamayan öğrenciler için masa, yalnız yaşayan yaşlılar için sohbet, yeni bir kente taşınanlar için ilk tanıdık mekân oluyorlar. Mesai saatleri sona erdiğinde kapanan bir kütüphane ise tam da bu insanlara en çok ihtiyaç duydukları anda kapısını kapatmış oluyor. Akşam saatleri, kütüphanenin asıl zamanı.

Bazı ilçe belediyelerinin okuma salonlarını gece yarısına kadar açık tutması, bu yüzden bence küçük bir yerel hizmetten çok daha fazlası. Bu karar, bir kentin okumaya, düşünmeye ve sessizliğe ne kadar değer verdiğinin işareti. Elbette bunun bir maliyeti var; personel, ısınma, aydınlatma. Ama bir kentin bütçesinde ışığı açık kalan bir okuma salonundan daha anlamlı kaç kalem olabilir ki?

O akşam kütüphaneden çıkarken görevli genç kadın, kapıyı kilitlemeden önce son okuru nazikçe uyardı. Kitabını çantasına koyan öğrenci, “Yarın yine gelirim” dedi. Bu basit cümlede bir kentin geleceğine dair umut duydum. Kütüphanelerin ışıkları ne kadar uzun yanarsa, karanlık akşamlarımız o kadar kısa sürüyor. Yerel yönetimlere çağrım açık: Okuma salonlarının ışıklarını söndürmeyin.