Geçen hafta Trabzon'daki maçta, yağmurun altında tribünün en üst sırasında oturan bir çocuk gördüm. Elinde ıslanmış bir atkı, yüzünde ise skorla hiç ilgisi olmayan bir merak vardı. Topu değil, oyuncuların birbirine nasıl seslendiğini izliyordu. Maç bittiğinde babasına ilk sorduğu şey kimin kazandığı değil, kalecinin neden sürekli bağırdığıydı. O an, futbolu neden sevdiğimizi bir kez daha hatırladım.

Tribün bir okuldur

Biz yetişkinler maçları çoğu zaman puan tablosu, hakem kararları ve transfer söylentileri üzerinden konuşuyoruz. Oysa tribündeki çocuk için maç, bir arada olmanın, kazanmayı da kaybetmeyi de birlikte yaşamanın ilk dersi. O çocuğun duyduğu her söz, gördüğü her davranış onun spora bakışını şekillendiriyor. Tribünde yaptığımız her tezahürat, aslında görünmez bir sınıfta verilen bir ders gibi.

Kulüplerin bu konuda yapabileceği çok şey var. Aile tribünlerini genişletmek, maç öncesinde çocuklara yönelik etkinlikler düzenlemek, altyapı oyuncularını tribündeki çocuklarla buluşturmak bunlardan yalnızca birkaçı. Bazı kulüplerin okul takımlarını antrenmanlara davet etmesi bence küçük ama çok değerli bir adım. Bu adımlar bugün bilet satışına yansımayabilir, ama on yıl sonra tribünlerin kimlerle dolacağını belirler.

Bir sonraki maçta skor tabelasına bakmadan önce, çevrenizdeki çocuklara bir göz atın. Onlara nasıl bir futbol bıraktığımızı düşünün. Bir gol sevincini paylaşmak da, bir yenilgiyi sükûnetle karşılamak da onların hafızasına kazınacak. Futbolun geleceği, transfer listelerinde değil, o ıslak atkıyı sıkıca tutan küçük ellerde. Biz o elleri ne kadar iyi tutarsak, oyun da o kadar güzel kalır.