Bir kenti tanımanın en kestirme yolu, o kentin kaldırımlarında yürümektir. Tanıtım filmlerinde meydanlar, köprüler ve parlak cepheler gösterilir, ama asıl hikâye bebek arabasıyla, alışveriş torbasıyla ya da bastonla yürünmeye çalışılan o dar şeritte yazılır. Kaldırım, bir kentin kendine dair verdiği en dürüst ifadedir. Ne kadar kibar konuşursa konuşsun, kaldırımı bozuk bir kent yürüyene saygısını göstermez.

Küçük işlerin büyük etkisi

Belediyelerin büyük projelere yönelmesini anlamak zor değil. Bir köprü ya da yeni bir meydan görünürdür, açılışı yapılır, fotoğrafı çekilir. Oysa bir mahallenin tüm kaldırımlarının düzeltilmesi, rampaların yapılması, ağaçların köklerine göre yeniden planlanması sessiz işlerdir. Kimse bir kaldırım için tören düzenlemez. Ama yaşlı bir komşunun evinden çıkıp markete güvenle gidebilmesi, çoğu zaman bir köprüden daha fazla şey değiştirir.

Kaldırımların araçlara park yeri olarak kullanılması da ayrı bir mesele. Bunun önüne geçmenin yolu sadece ceza değil, tasarım. Kaldırımı yükseltmek, yürüyüş alanını genişletmek, köşe başlarını daraltarak araçların yavaşlamasını sağlamak, kurallardan çok daha kalıcı sonuç verir. Kenti yürüyerek kullanan insanlar arttıkça mahalle esnafı da canlanır, sokak daha güvenli ve daha sosyal bir yere dönüşür.

Yerel yönetimlerden beklentim basit: Her yıl bütçe hazırlanırken önce kaldırımlar konuşulsun. Hangi mahallede yürümek zor, hangi okul yolunda çocuklar yola iniyor, hangi durakta yolcular çamura basıyor, bunlar haritaya işlensin. Büyük projeler elbette olacak. Ama yürüyenin hakkı planın ilk satırına yazılmadıkça, en parlak meydan bile ulaşılması zor bir vitrin olarak kalır.